Önünü alamıyorum. Hisler buluşup bir yakar top oynuyor, bense ortadaki ebeyim. Bir sağdan bir soldan vuruyorlar. Yıkılmadım, ayaktayım.
Yedi tepeli kentin en yakın tepesini seçiyorum. İstanbul’a meydan okuyarak bu duygu yığınını çığ yapmaya gidiyorum. Ayaklarımda lastik ayakkabılar.. Her adımda biraz daha negatif elektrik biriktiriyorum bedenimde. Sadece ben ve kötü hisler. Bizim özel zamanımız bu. Bunu da yaşamalı. Dibe doğru gidiyorsan, dibi göreceksin!
Tepeye varmak üzereyim. Yolda çok dertleştik hislerimle. Acısına sempati duymaya başladığım yanar dönerli hislerim, 15. yüzyıl kale harabesiyle 20. yüzyıl trafik mühendisliğinin kontrastında buluşuyor. Hisarüstü’nün amanvermez tuzlu çekirdek çitleyicileri, keşleri ve demli çay sevicileriyle acılarımızı paylaşıyoruz. Acılar paylaştıkça arabeske dönüyor. İçimiz kan revan, dehidre olmuş dudaklar buruş buruş. Bir damla gözyaşı akıtmak isterdim Boğaz’a. Yazık, bu rakımdan en fazla yaşlı kör kirpiyi ıslatabilirim.
İşe yaramaz gözyaşlarım, acılı hislerim ve ben.. Ne birbirimizden vazgeçebiliriz ne de birlikte mutlu olabiliriz. Gözyaşlarım başka bir günde görüşmek üzere veda ediyor. Hislerimse içimde bir yerde uykuya dalıyor. Bir tek ben kalıyorum geriye. Beş dakikada yaşanıp saygısızca biten duygu hezeyanının heyecanıyla ürperiyorum. Yüzümde ufak bir gülümseme. Arabesk kültürün içine doğdum. Bazı acılar güzel de bir yandan. Ama sadece bazıları..
