Neden palyaço olmak istedin?, diye sordum sana önceki gece.
Şampuan kokan ıslak saçlarımın kurumasını beklerken gördüm başucu kitabını: Palyaço. 10 yaşında bir çocuğa dönüşüverdin birden. İçinde gittikçe büyüyen heyecanını gördüm. Seni yatakta şekilden şekile sokan da buydu. Nereden başlayacağını bilemiyor gibiydin. Kısa bir süre durakladın ve “Ego” dedin, “Egomu yıktı palyaçoluk. Bir ben varım, başkalarının tanımladığı.. Bir de palyaçom var, diğer ve asıl ben.”.
Kendini tanıtma isteğin tanıdıktı. Peki, sahiden, kimsin sen?
Sorularım seni daha da heyecanlandırdı. Bazen sırtüstü yatıp tavanda aradın yanıtları, bazen benim yüz ifadelerimde. Anlatmak sana çok yakışıyordu ve anlaşıldığını fark ettikçe coşkunu dizginlemen güçleşiyordu. Belki de sonunda, palyaçolukla ördüğün kozandan sevdiğin bir sen çıkmıştı. İşte şimdi bana kanatlarını sergiliyordun. Yaz değil, senin turuncu ateşindi gecemizi ısıtan.
Aniden yataktan atladın. Gardırobun kapısını açtın. Derli toplu ve ütülü kıyafetlerinin altındaki bir bölmeden sarı bir çorap çıkarıp, çiftleri tereddütsüz ayırdın. Eline tekini giydin. Gece 3’te sevgilisine böylesi bir ironi ile, kendisini anlatmak için çırpınan bu palyaçonun çocuksuluğunu sevdim. Dinleyicisinin merakıyla yükselen coşkunun ve kelimelerin kısırlığından duyduğun hayal kırıklığı arasındaki uçurumun sarptı.
Sana nasıl baktıysam, birdenbire, biraz şefkatten biraz da uykusuzluktan kızaran gözlerimi fark ettin. Palyaçon gösterisini tamamlayıp sahneden indi ve arzuyla yaklaştı bana. Göğüslerimi örten nemli havluyu özenle sıyırdı. Çırılçıplak olan benim bedenim miydi yoksa sen miydin? Nadir bir mücevherle karşılaşmış gibi hayretle baktım gerçekliğine.
—-
Muz ağaçlarının büyük yeşil yapraklarına rağmen içeri akın eden öğle güneşiyle araladım gözlerimi. Bir elim sırtında gezinirken, diğeriyle gözlerimi avuşturdum. Uyanmaya niyetim yoktu aslında ama gün çoktan ilerlemeye başlamıştı ve yetişmem gerekiyordu. Alışkanlık işte!
Sen hala uykuluydun. Yumuşak ve sünmüş gibi bir his uyandıran cildinde elim voltaya çıktı. Tatlı tatlı öptüm en lezzetli yerlerinden, burnundan, göz kapağından, şakaklarından, üst dudağının kenarından… Gözlerinden önce dudakların aralandı ve çarpık dişlerini belli belirsiz gösteren bir gülümseme oturdu yüzüne. Kokumu takip ederek dudaklarımı buldun ve usulca dudaklarınla dokundun. Yaşadığın şeyin gerçekliğini sorgular gibi, önce endişeyle kaldırdın göz kapaklarını ve gözlerimden yansıyan mizacını görünce sakinleşen yüz kasların dudaklarının kıvrımını yanaklarına doğru gevşekçe yaydı.
Sağ elini belim, göğsüm ve boynum boyunca engebeli bir yolda seyahat ettirdikten sonra, yüzümü okşadın ve ‘günaydın’ dedin. Seni öperek selamına karşılık verdim ve gözlerine baktım; parlak karanlığında ışıl ışıldım. Sadece sen, ben ve muz ağaçlarından ibaret olan bu zamansız ve benzersiz ilüzyonda, el ele uyanıncaya kadar yeniden dalıververmişiz uykuya..

3 thoughts on “Çocukluk”