Güneşin ılık vedasının dolu dizgin geçecek bir geceyi müjdelediğinden henüz haberdar değildim. Sarmiento 57’nin ağır kapısını araladığımda içeride tek tük insan vardı. Sonradan hoca olduğunu öğrendiğim çekirgeye benzeyen adam oradan oraya koşturuyordu. Sıska vücudu, mantar kesimi dağınık saçları ve çarpık dişleri ona keşmekeş bir görünüm veriyordu. Daha içeri girer girmez adam beni fark etmişti. Sıradan bir gülümsemeyle yetinerek selam verdi. Bir başka sıradan şey ise gecemi Fernet ile açmak istememdi. Beni bu sefer de barda karşılayan adam, kendisinin de favorisi olan Fernet-Tonik’i hazırlarken benimle sohbet etmeye başladı. Yeni gittiğim mekanlarda bazen nemrut bir surat takınır ve sohbeti sürdürmekte zorlanırım. “Nasılsın?” gibi basit bir soruya bile ne dürüstlükte yanıt vermem gerektiği hep kafamı karıştırmıştır. Ama şu an farklıydı. Belki sohbetine nasılsın diye başlamamasından belki de dün tanıştığım Fransız’la tadı damağımda kalan danstan duyduğum keyiften, çenem düştü. Basit bir kokteylin neden bu kadar uzun sürdüğünü sorgulamaya başladığım ana kadar sohbete soluksuz devam ettik. Asistanının saati hatırlatmasıyla, adam barın arkasından ayrıldı ve yarım ay gibi dizilmiş öğrencilerin karşısında ‘tangoda bağlantı kurmak’ temalı dersi anlatmaya başladı. Bağlantının 5 yönü var, dedi. “Aşağıya, yukarıya, içe, geriye ve öne. Son yönde, bedeninle öne doğru uzandığında, diğerinin bedeniyle kavuşursun ve mutlak bir teslimiyetle bağlanırsın.” Sınıftaki tüm öğrencilerle denemeler yaptıktan sonra, en son bana geldi. Oldum olası sarılmayı zaten sevmişimdir. Bana kollarını açan bu adama da her zamanki gibi sarıldım ve kulağıma fısıldadığını duydum: “Ne kadar güzel sarılıyorsun!”
*
O gece tek disko toplu milongada beni bekleyeceğini söyledi. Eğer içimdeki işgüzarı dinleseydim, gitmeyecektim ama ‘git’ diyen merakım ağır bastı. Burgu gibi yükselen merdivenleri tırmanır tırmanmaz onu gördüm. Adımlarımın beni onun yanına götüreceğini sanıyordum ama onu görmek merakımı gidermemişti. Sanki beni çağıran bir şey vardı içeride. Dalgalar halinde içeriden kaçışan ve nefes almayı güçleştiren sıcak havaya rağmen, duraksamadan dans salonuna ilerledim. İçeri girmemle en sevdiğim şarkı çalmaya başladı. Kendimi özel hissetmem için bir şarkı bile yetecekken üstüne bir de Fransız’la göz göze geldik. Aradığını bulmuş gibi yavaşlayan adımlarım beni Fransız’a götürdü. Dansımızla eşlik ettiğimiz şarkı bittiğinde, bu gecenin böyle bir danstan sonra kötü geçmesinin imkanı olmadığına emindim. Ardından, doğruca beni bekleyen adamın yanına gittim. Sıradan olmayan sıcak bir gülümsemeyle karşıladı beni. Bütün gece adamla dans ettik. Duygular türlü kılıklar içinde disko topunun aydınlattığı loş podyumda bize eşlik etti. Beni saran bu cafcaflı renklerden başım döndüğünde, adamın kollarına sığındım. Kollarından bedenime yayılan ateş dudaklarımı kuruttuğundaysa, onu öptüm.
*
Sonraki sabah uyandığımda gözüme ilk çarpan avludaki muz ağaçlarıydı. Gövdeleri değil, yalnızca yaprakları yarı açık pencereden görünüyordu. Turuncu perde odaya sızan güneş ışınlarına karşı siper olmuştu ama nafile bir çabaydı. Kımıldanmaya başladığımı fark eden adamın da gözleri aralandı. Dudaklarıma bir ‘günaydın’ kondurdu ve bana sıkıca sarıldı. Gitmemi istemiyordu. Zaten sabah kahvemi içmeden gitmeye niyetim yoktu. Ama o, sabah mahmurluğumun verdiği alışılmadık sakinliğimi yanlış anladı ve kokumdan derin bir nefes alıp koynumda uykuya daldı. İtiraf etmeliyim, onun bu abartılı ve dramatik performansı gururumu okşadı. Bu aşıklar oyununa ben de katıldım. Yufka yüreğim, şefkatle onu sarıp sarmaladı. Buharı tüten bir fincan kahveyi rüyamda görmeye, işte bu kadar kolay, razı oldum. Dalmadan hemen önce, adamın, bağlantının 5 yönünden bahsettiği dersi anımsadım. Ağırlığının hatırı sayılır bir kısmını taşıdığım bu adama direnmeden teslim olmuştum olmasına ama sanki bir yön eksikti. Onu öptüğümde ve hatta o gece onu vücuduma davet ederken bile, bu eksikliği hissetmeye devam ettim. Belki de teslim olmak için erken davranmıştım ama gel gör ki, bu adamın yanında mutluydum ve uzunca bir uykuya daldım…
Uyanınca, kahveyi beklemeden, onun yanından heyecanla ayrıldım ve eksikliğini duyduğum yönleri keşfetmek için kendimi iki disko toplu bir milongaya attım. Kalabalığın içinde Fransız hemen gözüme çarptı. Sanki varlığımı hissetmiş gibi, kafasını aniden olduğum yöne çevirdi ve beni gördü. Tereddüt etmeden bana doğru yürüdü ve soluğu hemen onun göğsünde aldım. Pugliese’nin yaylıların yükseldiği sırada, sözcükleri kullanmadan sessizce “Yeniden merhaba” dedi. Devamlı karşılaşmalarımıza mı gönderme yapmıştı, yoksa geleceğimi hissetmiş miydi? Beni izleyen gözlerine yanıtı aramak için bakmamla herkes ve her şey birden buharlaşıp yok oldu. Kurduğumuz bu küçük daire koca ve şişko bir dünyaya dönüştü. Adamın dersinde bahsettiği mutlak teslimiyet bu muydu? Bu kalabalık pistte baş başaydık ve Pugliese olmayan bıyığı altından sırıtarak kavuşmamızı mühürledi.
*
Adamla aramızda bir şeyler ters gidiyordu. Muz ağacı yapraklarının gölgesinde uyandığım sabahlar kısa süre içerisinde birer hatıraya dönüşmüştü. Aramızdaki tek bacağı topal bağlantı, dünyanın kendi etrafında dönmesinden bile hızlı tepetaklak olmuştu. Beni sevdiğini söyleyen yalancı dudakları artık susuzluğumu gideremediği gibi, beni bir de düşünceler labirentine itiyordu. Adamdan uzaklaşmak istiyordum ama yine de o akşam Sarmiento 57’deki dersine gittim. Kulağa oldukça çelişkili gelse de, derinden hissettiğim bir bağ, sanki beni oraya çağırıyordu. Geçen hafta adamın ılık gülümsemesine açılan ağır kapı, bu sefer Fransız’ın şaşkın gözlerine açıldı. Düşüncelere boğulduğum hüsran dolu günün tüm yükünü, onu görür görmez sokakta bıraktım ve içeri girdim. Onun için beklenmedik olan varlığıma alıştıkça bakışlarındaki şaşkınlık dindi. Kötü bir gün geçirdiğimi sezmiş gibi, merakla karışık şefkatli bir sıcaklıkla izledi beni. Ruhumu en çıplak haliyle görmüştü ama sahi, hiç konuşmuş muyduk? Sesi nasıldı? Benzer şeyleri o da düşünmüş olacak ki, sözcüklerin dudaklarımdan dökülüşüne tanıklık etmek için yanıma geldi. İlk kez sohbet etmeye başladık ve buna mani olmak ister gibi, adam derse başladı. Yine bağlantının 5 yönünü tanıtmaya koyuldu. Kulağım adamda ama aklım Fransız’daydı. Ben bu dersi Fransız’la zaten öğrenmiştim.
*
Adamın incelikle kurduğu hayallerin kısır döngüsünden sonunda kurtulmuştum. Ona ilk kez sahici bir soru sordum: Sence tango yoktan duygu var edebilir mi? Hayır, diye yanıtladı beni: Tango yalnızca zaten var olanı apaçık kılar. Adam ona veda ettiğimi anlamıştı. Eksikleri doldurmaya mecali yoktu, benim de onu beklemeye…
Aynı gece Fransız’la bahçesinde muz ağaçları yükselen avluda buluştuk. Şimdiye kadar yapraktan ibaret görünen ağaçlar güçlü gövdeleriyle karşımdaydı ve Fransız ağaçların önüne oturmuştu. Bu serin Buenos Aires akşamında süzülen rüzgar, ağaçların yapraklarını hışırdatmaya başladı ve belli belirsiz bir Pugliese şarkısı duyuldu. Sakin başlayan şarkı Fransız’la ilk dansımızı anımsattı. Bandoneonun körüğüne ses olan ilk notada da, kemanın yükselişinde de biz hep birbirimizde duymuştuk müziği. Şimdi şarkının son kısmında, dolambaçlı ezgilerden sonra, nihayet bu avluda, birbirimize bakıyorduk. Şarkı sonlandığında, ara ara göğsümde onun tekleyen kalp atışlarını duydum. Ansızın Pugliese’nin üzerimizdeki mührü kırıldı; çünkü her şey, Pugliese’nin dokunuşuna gerek kalmayacak kadar apaçıktı. Nefesi, nefesime değecek kadar yakındı. Sonunda… Dudaklarımda çiçekler açtı.
