Kendini Beğenmişin Ayrılığı

Ayrılıklarından kendisini sorumlu tutuyordu. Sonuçta ayrılmayı isteyen kendisiydi. Üstelik sevgilisi onu sevdiğini ve geri istediğini söylemesine rağmen, yapmıştı bunu.. Takdir edersiniz ki, bu bir aşkın zamanla yok olmasından ziyade, varlığını sürdüren bir aşka veda türünde bir ayrılıktı.

Sevgilisinin onu ne kadar sevdiğini biliyordu. Bir gün sevgilisi sol elini tutup okşamış, beni bırakmandan korkuyorum, demişti. O da, sevgilisinin yanağından öpmüştü. Ama ötekinin hassas kalbi bu hareketin bir geçiştirme olduğunu fark eder diye endişelenmiş ve bunun üzerine, bir öpücük de dudaklarına kondurmuştu. Dudaklarda sonlanmasını beklediği öpücük bulundukları şehrin de etkisiyle bir “Fransız öpücüğü”ne evrilmişti. Bu davranışın, göstermeyi ilk nebzede planladığı tavırdan çok daha büyük olması ve ıslak samimiyetsizliği, kendisinden de ona ilgisinden de tiksinmesine sebep olmuştu. Ayrılığı o gün öylece aklına sokmasaydı ve bunu bir özsaygı müdafaasına evriltmeseydi, belki de onu hiç terk etmezdi. En azından uzunca bir süre daha.

Böylesine tutkulu ama sahici, ilk kez, ilk randevularında öpüşmüşlerdi. Tanışmanın heyecanından olsa gerek, öpmelere doyamamışlardı. Ve işte bir de, şimdi böylesine öpüşmüşlerdi. İlki tanışmanın heyecanından, sonuncusu da ayrılığın kaçınılmazlığından.. Merak ve veda.. Anlamları ayrı olsa da, tüm seslileri yüzde yüz aynı, iki kelime. Aralarındaki tutku, sessiz sedasız dikilen harflerin şahitliğinde, bu iki kelimenin anlamı arasında salınıp durmuştu.

Bu onun için yeni bir şey değildi aslında. Ortaokuldan beri aynıydı işte! Ne zaman aklına ayrılık fikri ucundan bile girse, büyüyor büyüyoooor ve kaçınılmaz bir hale geliyordu. Bilmiyorum ki bunu nasıl anlatmalı? Bir sefer, ilkokulda arkadaşı, sen bu okulu terk edemezsin, cesaret edemezsin, demişti. O akşam eve gitti, annesine yalvardı, yetmedi babasına da yalvardı, ve sonraki hafta başka bir okula geçmişti. Orada 1 hafta dayanabildikten sonra, eski okuluna, hatta eski sınıfına geri döndü. Arkadaşına gitti ve dedi ki, “naber! bak ayrıldım okuldan!”. Arkadaşı da, e ama şimdi buradasın, dediğinden dolayı çocuğu lanetlemek için birkaç saniye ismini aklında sayıkladıktan sonra, her gün gördüğü bu simayı sanki her gün ilk defa görüp sahiden de şaşıracak kadar onu hayatından büsbütün çıkardı.

Acaba şimdi, kim bilir hangi damar tango parçalarını dinliyordur, diye düşündü içten içe, ‘manana no estaras’? Her şeyin kendisiyle ilgili olmadığını ne zaman anlayacaktı acaba? Belli ki, şu an değil. Hayatının aşkını yitiren eski sevgilisine, ki bu hayatının aşkı kendisiydi, eski sevgilisinin kendisinden bile daha çok üzülüyordu. Bu üstten tavrı hiçbir zaman törpülenemedi. Birisiyle arası açıldı mı, ‘kendi kaybeder!’ dese gene iyiydi. En azından şuursuz bir kendini beğenmişlik deyip geçebilirdik. Ama o, ‘kaybeden’ kişiye üzülecek kadar kendisini dev aynasını görürdü. Yıllar geçti, hayatına girenler çıkanlar birbirlerini kovaladı ama o bu insanlar için üzülmekten hiç yorulmadı. Muhtemelen, onun sandığı gibi derbederlikten sokak köşelerinde yerlere yığılmayan eski sevgilisinin, farazi bedbahtlığından duyduğu üzüntü de onu yıpratmayacaktı ve sonunda bu duygudan yalnızca sıkıldığı için üzülmekten vazgeçecekti.

Ona uzun uzun açıkladı, neden ayrılmak istediğini. E tabi, bu zor bir karardı sonuçta. Daha da zoru, aslında ayrılmayı, sırf aklına ayrılık düştüğü için istediğini gizlemekti. Gerçek sebep her zaman basittir. Tüm ayrılıklar süslü sözlerle bezenir. Ama gerçek hep basittir: ayrıldım, çünkü canım istiyor. ‘Canım istiyor’ da denmez ki kuru kuru. Şöyle aşığım böyle divaneyim, ama hayat! ama engeller! ama maniler! ; ifadesi örgün öğretimi boyunca aldığı lirik Türk edebiyatı derslerinde kulaklarına pelesenk olmuştu. Yetişkin aşk hayatında da, diline. Yine de bu açıklamaların, ayrılığın zor bir karar olduğunu örtbas etmesini istemezdi. Evet, nihayetinde, canı istediği için ayrıldı ama, bir sorun: Neden canı istedi? Sevginin büyütme arzusuyla değil de, kayıp korkusuyla peydahlandığı bir aşkta, aşkı tek kişi sahiplenir ve öteki üstlenir. Başkasının aşkını üstlenmekten yoruldu herhalde. Sonuçta yumuşacık omuzlarını böyle pespaye yükleri taşımak için aşındıracak değildi ya!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *