Gökyüzüne kaldırdım başımı, gözlerim kapalı. Güneş göz kapaklarımı aydınlatıyor, turuncu bir hülya sarıyor gözlerimi. Seni düşünüyorum, senin sıcaklığın bu.
Seninle yürüdüğümüz yollardan geçiyorum. Belki yine rastlarım sana.. – Duştan yeni çıkmışsın, saçların nemli. Şampuanın kokusu burnuma çalınıyor, mis gibi kokuyorsun. Tek çıktığım yokuşu, seninle el ele iniyoruz. Dantelli geç dönem 19. yüzyıl binalarının arasına sıkışmış gecekondudan bozma çirkin binalara siluetin düşüyor. Bu sokağın güzelliğini seninle keşfediyorum. Tophane’ye inerken, Rum yetimhanesinin bahçesinde bir mola veriyoruz, öksüz aşkımı evlat ediniyorsun.- Saat geç olmuş, yetimhane kapalı. Binaların ışıkları koca bir kaleydoskop gibi seninle anılarımı eğip büküp çoğaltarak bana yol boyu eşlik ediyor.
Eve yokluğunla dönüyorum. Seni bana getiren Beşiktaş açıklarındaki kavgacı vapurun düdüğü salonuma doluyor. – Karanlık gece, vapurun ardında telaştan köpüren denizle ışıldıyor. Martıların işgüzar çığlıkları eşliğinde aynı yokuşu çıkıyorum. Fransızların sadece sömürmekle kalmadığı, bir sokak ismini bile çok gördükleri Cezayir çıkmazının sonunda, hoparlörden sızan Merceditas, hayatıma gireceğini müjdeliyor. Seni görür görmez, seninle bir hikayemiz olacağını anlıyorum. Bunca yolu senin için gelmişim sevgilim ve sana ilk kez o gece sarılıyorum. – Koltukta tek başıma oturuyorum ve Merceditas’ı art arda dinliyorum.
Kadehime senin reçetenle hazırladığım hafif bir kokteyl dolduruyorum. Seninle kırmızı geçmişimiz, doldurduğum prosecco ile kadehten son bir defa taşıyor. Manavdan aldığımız çileklerden hazırladığım şerbetin tortusu kadehe yapışıyor. Elimle sıyırıp tadına bakıyorum. – Kendine de bir kadeh hazırladıktan sonra yanıma geliyorsun. İçkimden bir yudum almamı bekliyor ve meraklı gözlerle tadının nasıl olduğunu soruyorsun. Günün en sevdiğim saati bu. Birazdan kadehi bir kenara bırakıp, dudaklarından devam edeceğim kokteyle. – Tek başına duran kadehimden bir yudum alıyorum. Yaşanan her şey gibi, tatlı sert ve eksik bir tat kalıyor dilimde.
