Rüzgarsız bir gün doğumu. Hava biraz serin. Azıcık cesaretim kırıldı, ne yalan söyleyeyim. İman gücüyle uyananlar, güneşi selamlamaya duran enerjiciler, soğuğu totolarında hisseden evsizler ve köpekler, gündüzleri uyanık kalması gerekmeyenler uyanıktı bu saatte, bir de ben. Kuşlar bile güne merhaba dememişti henüz. Aslına bakarsanız, benim derdim kuşlarlaydı. Bu ailelerine düşkün, oldukları yerlerde dönüp duran, korkak gökyüzü seyyahlarını şaşırtmak istiyordum. Hezarfen’e özenmiştim işte.. (Sonum öyle olmasın, amin). Ama Hezarfen iki kıta arasında seyahat etti yalnız. Ben kıtaları dolaşacağım. Hezarfen kanatlar taktı, bense albatros oldum. Hezarfen başarmak istedi, ben başarısızlığa da varım.
Albatros oldum, evet. Geçen yıl Afrika’ya gittiğimde, Ümit Burnu’na çıktım. Seslendim: ” Ey balinalar! Siz ki okyanusların gezginisiniz, siz ki bu derya denizin en büyüğüsünüz. Öyleyse beni albatroslara götürür müsünüz? Sizin için bir toz zerresini üflemek olsa gerek.” Sağ olsunlar kırmadılar, yollarının üzeriymiş zaten. Toz örneği vermem onları etkilemiş olmalı. Hele bir de üflemek dedim ya, hayallerinde mest olmuş olmalılar. Onları bilmedikleri, daha doğrusu bin/milyon yıllar önce bi çıkıp geri indikleri ‘hava’dan yakaladım. Biliyorsunuz, kedi ciğere, balina da havaya pis der. Neyse, dediğim gibi, beni bir koşu Falkland Adaları’na attılar. Yaklaşık iki ay karaya inmelerini bekledim albatosların. Zevklerine düşkün oldukları belli. Ya uçuyorlar ya da karaya inip çiftleşiyorlar. Özel hayatlarına ve nesillerinin devamına duyduğum saygıdan dolayı doğru zamanı beklerken bir albatrosla bile konuşamadan yeniden gökyüzüne yükselişlerini izlerken buldum kendimi. Seksten de zengin kalkışı yapılmaz ki! Umutsuz ve aç kalmıştım. Hayatta kalmak için yiyebileceğim şeyler sınırlıydı. Ya embriyo oluşumlarına tanıklık ettiğim yavrucakları haşlayıp pişirecektim ya da Lamarck’ın izinden gidip evrimleşmeye çalışıcaktım. Darwin muhtemelen ilk yöntemi tercih ederdi: Güçlü olan kazansın! Henüz yumurtadan bile çıkmamış albatroslara güç gösterisi taslayacak halim yok ya! Destekçisi kalmamış Lamarck’ın son neferi olup umut kemiririm ulan!
Adada hayatta kalma mücadelemde öyle kaybolmuştum ki, mücadelemin ahengini bozan yavru albatrosu çok sonra fark ettim. Herkes yaşamak derken, adada bir tek o, çoktan vazgeçmiş gibiydi bu çabadan. Çok sonra, yavru olmadığı öğrenecektim. Fakat onu bir yavru sandığım için, anne iç güdüsüyle hiç düşünmeden atıldım dalgalara: Gitmeeeee!. Her ay yavru yapma umudu kanlı bir yasa dönüşen ve ölümle hayata her ay tanıklık eden birisi olduğumu göz önünde bulundurursanız bana ve hislerime inanacaksınız. Yavru albatrosun ne gidişi gidişti ne de yolu yol. Gökyüzünün cesur ve sınır tanımaz seyyahı belli ki kendi kalemini kendisi kırmıştı.
Ne perdesiz avuçlarım suyu kavrayabilirdi, ne de tüysüz kollarım rüzgara meydan okuyabilirdi. Çaresizce atıldım peşinden. Umutsuzdum. Yapabildiğim tek şey onun yaşamasını delicesine istemekti. Avazım çıktığınca bağırdım. Rüzgar kulak verdi çığlığıma, ters yöne esip taşıdı sesimi. Dalgalar söndü, ben ona yetişebileyim diye. Bulutlar kaçıştı, Güneş spot ışığı tuttu ıslak tüylerini parlatarak. El birliğiyle kavuştuk yavru albatrosa. Adı Ağni’ydi. Direnmedi, belli ki üzerine giydiği cesaret bir beden büyüktü. Esasında korkaktı ve delicesine yaşamak istiyordu.
Oysa çok yanlış anlamışım Ağni’yi. İnsan önyagılılığı işte. Yok işte ana gibi atıldım baba gibi yakaladım filan… İşin aslı, Ağni çok keyifli bir kuştu. Yaşamak istediği konusunda yanılmamıştım. Onu okyanusla buluşturan şey meğerse hayata olan aşkıymış. Ağni’nin yakaladığı üç beş balığı pişirmek için ateş yaktığım sırada başladı hikayesini anlatmaya. Yumurtadan çıkacağı sırada, işgüzar ve çapkın babası yanlışlıkla onu okyanusa postalamasın mı! Ağni’yi iki tane mavi balina kurtarmış. O gün gördüğü deniz altı güzellikleri ve balinalara olan şükran duygusu zaman geçtikçe, balina olmak istemesine evrilmiş. Günler, yıllar geçtikte hayat anlamsızlaşmış. Gökyüzünü bulutlarla bezeli bir dantel, modası geçmiş bir obje gibi görürken, su altının sırlarla dolu bilinmez ve rengarenk hayatı gittikçe büyüyen bir merak ve arzu yaratmış içinde. Önce uçmayı bırakmış. Kanatlarından o kadar kurtulmak istemiş ki kanatları bu kederle daha fazla büyüyememiş ve bir yavrununkiyle aynı boyutta kalmış. Birkaç caretta caretta ile tanışmış ve kedisini onlara bağlayıp adadan ayrılmak istemiş. Fakat hepsi de, bu yalnızca filmlerde olur diye yanıtlamışlar onu. Nihayetinde, tek çaresinin, kendisini okyanusa teslim etmek olduğunu düşünmüş ve benim annelik içgüdülerim o an alarm vermiş.
Ağni’ye çok iyi kalpli balinalar tanıdığımı ve onunla tanıştırabileceğimi söyledim. Önce çok heyecanlandı ama sonra başına iyi şeyler gelmesinden korkan bir şans yoksunu gibi zihnini saran gri bulutlara gömdü başını. Yalnız Ağni’nin bilmediği bir şey vardı. Ben bir kambur balina sesi uzmanıydım. Adadan bulduğum çeşitli doğal materyallerle sesimin frekansını değiştirebildiğim bir düzenek kurmam 15 günümü aldı. Bu sürede Ağni’nin iyi niyetli ama sıradan olmasından dolayı balık yemeye doyamadım(!). Yediğim onca balığın hatırasını fosfordan gün be gün daha da parlayarak yaşatmaya ant içmiştim adeta. Bu yüzden, insan sesini kambur balina sesine dönüştüren düzeneği bitirdiğimde coşkulu kutlama filan yapmadık asla. Bir gün daha balık yiyemezdim.Asla!
Kambur balina arkadaşlarımı 3 gün 3 gece çağırdık. Nihayet iki tanesi kıyılarımıza yanaştı. Beni buraya getiren ahbabım şimdi Endonezya açıklarında turluyormuş, onu ziyaret etmemden mutluluk duyacağını iletmiş. Sağ olsun, bende yeri ayrıdır. Neyse, Ağni kambur balinalarla öyle iyi anlaştı ki, fazla vakit kaybetmeden bu işin bir adını koymak istedi. Üçü birlikte mutlu mesut yaşamak için ayrılmadan hemen önce, Ağni bir akşam yanıma geldi. Dedi ki, seni çok seviyorum (Bunca yıllık ömrümde seni seviyorum’u duyduğumda tedirgin olmak için yeterince anı biriktirmiştim. Bu yüzden Ağni’yi endişe ile dinlemeye devam ettim.). Sana sevgimi göstermeme izin ver (Ömrüm boyunca herkes kendi istediği şekilde göstermek istedi sevgisini ama çok azı benim görmeyi arzuladığım şeyi gösterecek kadar duyarlıydı.). Okyanusa gidiyorum ve kendime Dünya’nın 3’te 2’si kadar bir yuva kuruyorum. Sen yokken hayalimi zalimce umutsuzluk ve çaresizlikle ilişkilendirmişken şimdi sayende içim dalgalardan oynaklaşmış bir alg gibi kıpır kıpır. Hem bundan sonra uçmayı da düşünmüyorum. Benim gönlüm gökyüzüne değil okyanusa yanık. Lütfen, bu küçük kalmış kanatlarımı kabul et (Bir süre tepkisiz kaldım. Kanatlarını bana vermek isteyeceğini elbette ki öngörememiştim.). Emin misin? diye zırvaladım. En sevmediğim yanıt oysa ki. Ne öyle, karşındakinin kendi kendine karar verebileceğine güvenemiyor musun! Ama benimki şaşkınlıktandı. Tek söyleyebildiğim şey duygularımı ve düşüncelerimi yansıtmak için yeterliydi sanıyorum: “Çok isterim.”.
Ve evet, benim seyyah hikayem işte o gün, böyle başladı. Hezarfen’in abayı yaktığı bu kanatlar artık benim bir parçam oldu. Kambur balina sesi uzmanı bir Albatros…

dalgalardan oynaklaşmış algler gibiyim ayrı diyarlarda
bize uçmak nasip şimdi kambur balina sesi uzmanının diyarlarında 🙂
❤️❤️ no more words… just a coffee and me..!