Seyyahların Karşılaşması

Kanatlandığımdan beri çok zaman geçmedi, ama sanki onlarla doğmuşum gibi. Kendimce bir bakım rutinim var. Kayalardan seken dalga artıklarıyla kanatlarımı önce nemlendirir, sonra uzun uçuşlar boyunca güneşin altında buharlaştırırım suyu. Tüylerimi kalan deniz tuzuyla jölelerim ve ardından dana yalamış gibi parlayan kanatlarımla elaleme hava atarım. Bazı geceler beni partilere bile davet ederler. Kanatlarımı oynattıkça ışık kırılır ve kalabalık organik disko topumla daha da coşar. Bu yüzden, kimselerin ayak basmayı geç, daha keşfedilmediği diyarların rave partilerinin gediklisi olduğumu söylesem, hiç de abartmış olmam.

Kanatlarımı ilk aldığım zamanlar, onlar hala Ağni’nin kanatlarıydı. Benim yönlendirdiğim ama ona sadık kanatlar. Mütevazi gönlü kanatlarına da sirayet etmişti ve ben ürkek, iki ayaklı iki kollu bir kuştum. Okyanusları uçtan uca gezdim. Avustralya’da daha yenilerde keşfettiğiniz mercan resiflerinin üzerinden geçtim. Uzun zamandır yollarda olduğum için acıkmıştım da, uçarken rastladığım yaşlı iki istiridyeyi de mideme indirdim. Hatta sonrasında, birkaç gün kanatlarım kanlıca bir renkte gezdim de. Çok korktuğumu itiraf etmeliyim. Bana tertemiz ve pırıl pırıl bir beyaz renkte verilen kanatları berbat ettiğimi sanmıştım. Hawaii’nin üzerinden geçerken, kanatlarımın asil beyaz rengi geri geldiğinde derin bir oh.. çektim.

Çektiğim oh hayırlara vesile oldu. Kamburbalinalarla yeni bir maceraya çıkmış Ağni duymuş sesimi. Açık okyanusta ‘ohh!’ çok duyulabilecek ses değildi. En fazla ‘haaauuuov’ (rüzgar dilinde ‘çekilin, geliyorum’), ‘vfhiiiii’ (kamburbalinaca ‘selam dostum!’) ya da ‘gak guk’ (kuş dilinde ‘seni var ya! @!##@ (sansürlü küfür)) duyarsınız. Ama ‘ohh!’.. Hayır, insan yerleşimleri dışında çok kulağınıza gelmez.. Ağni ile birlikte geçen zamanlarımız, beni yeterince tanımasını ve bir insan-orijinli canlı olmama alışmasını sağlamıştı. Ve kanatlarımın rengini geri kazanması sebebiyle rüzgar ve okyanusla paylaştığım o derin rahatlama sesi, bu ikisinde bir karşılık bulmasa da, Ağni’nin beyninde kulak ile beyin arasında iletişim kuran nöronlarını alarma geçirmişti. 10dk sonra filan uzaklardan bir ses duydum. Hey, Jul!’. (Ağni’nin espri anlayışının kötü olduğunu belirterek sizi önden hazırlamak isterim: ) ‘Enerjin kaç jul?’.. Bu espri karşısında duymazdan gelerej yoluma devam etmeyi, yeminle, düşündüm. Ama merakım ağır bastı. Sanki kanatların hüviyetini kazanmak istercesine, asortik hareketler sonrasında keskin bir pike yaparak okyanusun yüzeyine aniden yaklaştım. Kanatlarına iyi baktığımı gösterip hem muhtemel şüphesini dindirmek hem de benden geri istememesi için onda bir duygusal yük oluşturmak istedim. Tam o sırada, beklenmedik bir dalganın muzip yükselişiyle alabora olunca, yalnızca kaygılarla değil, yüksek debili soğuk tuzlu suyla da uğraşmak durumunda kaldı. Rezil olduğumu düşündüğüm sırada, Ağni’nin üst perdeden kahkahasını duydum. Artık yeni beliren yüzgeçleri dışında, sesi de balinalaşmıştı. Bir kamburbalina uzmanı olarak, bozuk aksanlı sözlerini anlamakta zorlansam da, bana ‘Selam kanki!’ dediğini anladım. Balinalar aslında ‘kanka’ der ama, sondaki ‘i’ sesi, onun kambur balinacanın hakkını vermek istediğini gösteriyordu. Onun şapsal ve samimi yanını keşfettiğimden beri, onu özellikle daha da sevdiğimi söyleyebilirim.

– ‘Selam kanki!’
– Ağni?!
– Kanatlar yakıyor!!
– Öyle deme ya, şimdi yanar manar sahiden.
– Kanatlar yanıyor demedim ya! Yakıyor. Parıl parılsın.
– Teşekkür ederim. Saf okyanuz tuzu. İki günde bir parlatıyorum.
– Sana çok yakışmışlardı zaten. Şimdi ayrıca güzel duruyorlar. Kanatların seninle yolları kesiştikleri için çok şanslı.
– Onlar senin kanatların.. İyi bakmak için elimden geleni yapıyorum.
– vfi vfi vfi (balinaca: hahaha). Şapsal. Yüzgeçlerimi görmüyor musun?

Ağni’nin o mağrur tavrı yok olmuştu. Bana ‘şapsal’ diyebilecek kadar kendinden emin ve mutluydu. Karşımdaki yanlış anlar vs gibi kaygıları tamamen yok olacak kadar güvenli birisine dönüşmüştü. Onun bu yeni halini de, eski hali kadar çok, ama farklı bir şekilde sevdim. Üzerimdeki bu borçlu hissi bir kenara bırakıp onun tonundan devam ettim:
– Öyleyse, artık bu kanatları unut, onlar benim.
– Onlar zaten hep senindi Jul.
– O zaman isim bile veriyorum onlara: Soldaki çarşaf, sağdaki de hoşaf.
– Hoşaf’ın kaslarını biraz daha çalıştır o zaman. Dengen bozuluyor. Seni köpekbalıkları kapar, benden demesi. O ne biçim pikeydi öyle.

Evet, pikem sahiden de rezaletle sonuçlandı. Eski dostumla laf dalaşını kaybetsem de, kanatlar artık tamamen ve kesinlikle benimdi. Ağni’ye yanıt vermeden, zımba gibi birden yükseldim gökyüzüne. Görünmez daireler çizip içlerinden yaman bir atiklikle geçtim. Bu sefer varını yoğunu bu son hamleye yatırmış bir çaresizin (!) yaptığı gibi sert bir pikeyle değil, kendinden emin kuş-olmuş-insan-orijinli bir canlı gibi keyifle süzülerek Ağni’nin yanına yaklaştım. Konuşacak o kadar şey birikmiş ki, yakınlardaki bir kayaya kondum, o da hala ayaklarını kaybetmediği için kayalıklarda yanıma kadar yürüyebildi.

Kamburbalinaların çok cana yakın olduğunu bahsetti. Benim ahbabımın şu aralar Kanada açıklarında göçte olduğunu da ekledi. Onunla çok vakit geçirememiş olsalar da, arada bir ‘kankam Jul’un arkadaşı nasıl diye sorup soruşturup Ağni’ye göz kulak olduğundan bahsetti. Bir balina için kulak ne kadar anlamlı bir betimleme değildiyse de, ana fikri anlamıştım ve ahbabıma şükran duydum. Bunun yanı sıra, Ağni geniş bir çevre edinmişti. Kamburbalinalar son derece kapsayıcı canlılar ve Ağni’nin samimi çabasını onurlandırmak için tüm göçlerinde onu da davet etmişler. Böyle böyle, Ağni bütün okyanus akıntılarına kapılmış, tüm Amerika kıyılarını tavaf etmiş ve denizin türlü güzelliklerini keşfetmişti. Bana tam yarım saat gördüğü ilginç canlılardan, aptal uskumrulardan ve katil balinaların kötü ünlerinin tamamen bir yanlış anlaşılmadan doğdunu anlattı. Ben de ona dağları ve volkanları anlattım. Karın lavla nasıl cos diye eridiğini, rüzgarın uğultusunu ve suyun renginin her coğrafyada değiştiğini anlattım. Beni keyifle dinledi ama gözlerinde imrenmenin kırıntısı dahi yoktu. Gökyüzünün değil, denizin yıldızları parlıyordu. Onu ilk gördüğüm zaman kendisini okyanusa teslim etmek isteyen ürkek Ağni, şimdi onu keşfeden bir seyyahtı.

Kayalıklardan kalkacakken, kanatlarımın heyecanla titrediğini hissettim. Ait olmak bir şeye ve köklenebilmek o şeyde.. Kanatlarımın heyecanını paylaşıyorum. Çarşaf ve Hoşaf geniş ve seri hareketlerle beni yukarı taşıdıktan sonra, ikisini de geniş geniş açıyorum gökyüzünün tamamını kucaklamak istercesine. Bundan böyle, gelsin maceralar..

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *