Yılın ilk günü

Amansız bir heyecana bulandım. Kar mı daha hızlı yoksa içimdeki bu heyecanın devinimleri mi? Ihlamur koydum ocağa. Onun da içi fıkır fıkır.

Bugün bir randevum var. Sanki bir yerden gözüm ısıran birisiyle.. Aynı mekanlara dair anılarımız farklı zamanlarda, birbirini pas geçmiş devamlı. Kaderin bu oyununda fazla diretmeden, nanik yaparak dörtlü hindi grubunun terör estirdiği soğuk bir iklime yerleşmiş. Hindiler neyse de, ben sevmem tabii soğuğu. E haliyle bana sadık kaderim de, bırakmış bu köşe kapmacayı.

—–

Kar hem hızını hem de tanelerinin boyutunu artırdı. Gökyüzü beyaza boyandı, her yer ışıl ışıl. Ihlamur da neredeyse hazır. Soğuğu sevmesem de, karı seviyorum. Bugün buluşacak olmamız da, kaderin cilvesi olsa gerek.

Tanışmamız, okyanusa, diğer yönden bakarsak, onun bir gün keşfetmek istediği aradaki dağlar, ovalar, çöllere rağmen gerçekleşti.
Bir Salı akşamı, perdeyi aralayıp içeri attığı adımla, aynı mekanda ve zamanda buluşuverdik. Bunca zaman, hayatıma sırf tangoya yakışır dramatik bir giriş yapabilmek için, benimle tanışmayı ötelemiş olsa gerek. Oysa 3.5 yıldır dans ediyorum ve o perdenin önünde durduğum da çok oldu.. Neyse, geç olsun güç olmasın. Milonga giriş ücretini belirttikten sonra, 50 lira da fazla istediğimi söyledim. Neden?, demedi, verdi. İlginç birisi.

—–

Evden çıktığını söyledi. Ateşlenmeyi bekleyen bir füze gibi fırladım evden. İçim cayır cayır. Üzerime konan kar taneleri aniden eriyor. Hadi, bir an önce parka gidelim!

Tekrar karşılaştık bir başka milongada. O gün Tophane’den çıktım Zeytuna’ya. En son, aşık olacağım adamla buluşmak için tırmanmıştım bu yokuşu.. O günse yiten aşkımın tortularından silkelenmek için. Vardığımda milonga daha başlamamıştı bile. İşte siz anlayın, nasıl hafiflediysem, mekan açılmadan varmıştım. Uzun, kısa, geniş, dar bedenler.. Çeşit çeşit insanla dans etmek, ruhumda öyle lezzetli bir tat bırakmış olmalı ki, kendimi ona evrenin dört mucizesini anlatırken buldum. Hangi ara milongaya gelmişti de ona kaymak, sarımsak, karabiber ve tahinden bahsediyordum? Zaman sahiden su gibi akıyor. Bana yarım ağız yaptığı kahvaltı teklifi ve güzel tahin bulma vaadi de sele dönüşen zamanda akıp gitti o akşam.

—–

Sonunda buluştuk ve Yıldız Parkı’na doğru yürümeye başladık. Sanki ilk defa karşılaşmışız gibi.. Yakışıklıymış, diye geçirdim içimden.

Ve tekrar karşılaştık. Oysa bunun bir karşılaşma olmaması için ona ulaşmaya çalışmıştım ama o belli ki böyle bir çaba içine hiç girmemişti. Beni merak etmesini beklerdim, ama gel gelelim, bu sefer de ‘karşılaştık’. Sebebini asla anlayamadığım bir bağlılıkla kazağına sadıktı. O, ben ve kazağı üçümüz dans ettik o gece. Aslına bakarsanız, ‘kazak’ o gecenin imgesiydi. Kazak uzak mesafenin ta kendisiydi. Ona sarılmama mani oluyordu. Ve bir de.. Salonun çapraz köşesinde, elinde kazağımla eski sevgilim belirdi. Onun kazağı kadar olmasa da, benim kazağım da uzaklardan gelmişti ve o gece bir anda kucağıma düşmesi de ironikti. Artık sadece onun değil, benim de kazağım vardı. ‘Nerede yaşıyorsun?’ soruma aynı şekilde karşılık vermiş olsaydı, kazakların koyduğu mesafeye rağmen komşu olduğumuzu öğrenebilirdi. Ve belki en lezzetli tahini kaşıkladığımız bir sabaha evrilebilirdik. Ah kazaklar!..

—–

Yıldız Parkı’na girdik ve yürümeye başladık. Kar hala lapa lapa yağıyor. Ağaçlar devasa kolalı danteller gibi gökyüzünü süslüyor. Bundan daha güzel bir yeni yılın ilk günü düşleyemezdim. Ankara’ya gitmediğim için İstanbul beni ödüllendiriyor sanki. Öte yandan, o ise, karın kendi şansı olduğunu iddia ediyor. Aramızdaki ilk anlaşmazlık hemen vuku buluyor.

Milongaya gideceğini ve beni de davet etmek istediğini yazdı. Bir aksiyona geçmesi ümit verici olsa da, bir heyecan sezmedim. Devamında da anlatabileceğim bir şey olmadı, çünkü, gitmedim.

——

Durduğumuz yerden manzara çok güzel. Yalova arka fonda, kız kulesi ve tarihi yarımada pırıl pırıl görünüyor. Boğaz yeni bilenmiş bir bıçak gibi kesin, keskin ve ışıl ışıl. İşte bu manzarada ıhlamur içilir.

Milongaya gitmedim ama şimdi de böyle, nasıl anlatsam, sürüncemede bir şey kaldı içimde. Zımparalık bir his. Aslında, evet, biliyorum, yok öyle bir durum. Yine de gel, benim içime sor sen onu.. İyi ki de içime sormuşuz, çünkü ilk defa karşılaşmayacağız ve buluşmaya karar verdik.

——–

Ona en sevdiğim mavi mini kupayı getirdim. Kendime de günün anlam ve önemine binaen cüce Noel Baba bardağını.. Ihlamur akarken buharı tütüyor.. O da tahin sözünü zekice bir hamleyle helvasını getirerek tuttu. Ihlamur ve tahin helvası birbirine yakışıyormuş sahiden..

Ferah deniz meltemini derince bir soluyorum. Kar kokuyor hava, tuzlu biraz da. Dallarla meşkten bunalan son karlar da dökülüyor üzerimize. Kafamızı kaldırdığımızda, okyanusun fevri ve aklı beş karış havada çocukları, albatrosların şehirli akrabalarına rastlıyoruz. Her zamanki histerik çığlıkları gökyüzünde yankılanıyor. Güneş batmadan son bir kez daha ışıyor üzerimizde. Şakaklarına belli belirsiz yerleşmiş kırçıl saçları gümüşi aydınlanıyor. Düşüncelerim duruluyor, dinmeyen heyecanım yatışıyor birden. Zihnimin sıcacık karanlığında bir ‘şey’ beliriyor ve gittikçe genişliyor ve genişliyor. Mutluluk bu.. Mutluyum! Hem de çok. Bugün keşfettiklerim ve yarın keşfedeceklerim için, kendimi şanslı hissediyorum.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *