Yüzleşme ( Gözlüğüm )

Yabancı karşımda oturuyordu. Bacaklarının üzerine saldığı ellerinin ağırlığını dizlerinde belli belirsiz hissediyordu. Arada bir el parmaklarını oynatmasından orada olduklarından emin olmak istediği belliydi. Nefes alış verişi onu olduğundan daha da zayıf gösteren siyah tişörtünün altında belli belirsizdi. Çelimsiz vücudundan belli, ciğerleri de çelimsizdi. İçine dolmaya hazır deniz havasının hakkını veremiyordu.
Vapur ve deniz, belli ki seviyordu onu. Benim onda göremediğim şey neydi? Rüzgarı bekliyordum, heyecanla yanak kaslarım geriliyordu. Koskoca vapurda rüzgarın değmediği tek ten benimkiydi belki de. İroni bekleyişten yıpranmış yanaklarımı bu sefer de sinirle geriyordu. Fakat neydi bu yabancının cazibesi?  
Vapurdan indik. Bir saati aşkın süren kıskançlığımı, onu kalabalığın içinde yitireceğim inancıyla dizginlemiştim. Tarihi iskeleye adımımızı attığımız andan itibaren gözlerim onunla tek taraflı bir saklambaç oynamaya başladı. Kalabalığa gizlendiği her an, onu gözden kaçırma başarımla övünüyordum.:”Bak, parlak saçlarına rağmen seni göremiyorum kiiiiiiii, kıh kıh kıh”. Ama hakka adalete önem veririm. Kendime kıyak geçip, öyleymiş gibi yapmayı hiç sevmem. Karşı tarafa da savunma hakkı vermeli. Ve evet, son bir kez daha dikkatle bak kalabalığa güzelim.. hımmm. Sahiden de gözden yitirmeyi başarmışııı…. Hay aksi. İşe bak! Yine saçları parlayıverdi gözlerime birden. Başaramadım. Gözden yitiremedim. Annem! Ah annem! Bana aldığı güneş gözlüğü bu kadar çirkin olmasaydı keşke… Ah!

Affedersiniz, sanki durumu daha iyi kavramanız için bu konuya eğilmem gerek. Güneş gözlüğümden bahsetmek istiyorum izninizle.


Yıllar önce, annemin cebime koyduğu parasına “benim” ve  annemin cüzdanındaki parasına “annemin” dediğim bir zaman annem bu güneş gözlüğünü aldı bana. Ben istemiştim. Para harcamayı oldum olası sevmemişimdir. Annem harcarsa, anneme kızarım ama sonuçta “onun” parası. Bana gözlük almasını istemiş olsam da, sonuçta alma kararı onundu ve bana güneş gözlüğünü kendi parası ile aldı. Açıkçası ona müteşekkirim. Beni iki dertten kurtarmıştı. Zaten başlı başına para harcamak derdin ta kendisiydi. İkincisiyse, gözlükçüye gidip gözlük deneme zahmetine girmeme gerek kalmamıştı.

Gözlük denemekten oldum olası hoşlanmamışımdır. Gözlükçüye gidersin ve rasyonel bir zihnin değerlendirebileceğinden çok daha fazla seçeneği bir arada görürsün. Hayaller alemine girmişsindir. Önünde seçenekler derya deniz. Özgürce seç ve dene, derler. Kalbin güm güm atar. Gözlük raflarına ve vitrinlere hükmetmek gururlandırır belki de. Ardından beğendiğin bir tanesini çıkarmadan sorarsın,”Ne kadar?”. Gözlükçünün sahnesi gelmiştir. Düşünceli bir tavırla hesap makinesini tuşlamaya başlar. Gözlükçülerin hesap makineleriyle bakkalların hesap makinelerinin hala aynı olmasından işkillenmeli insanlar. Özellikle, o büyük “enter” tuşuna basmadan önce girilen sayıya dikkat kesilmeli. O işte Gözlükçünün karıdır. Karın göz göre göre gözümüze gösterildiği bir gözlükçüden gözlük almak cehaletin ta kendisi değil de nedir?!. Cehalet, hem hayal kurdurur hem de o hayalleri balyozla bir güzel yıkar. Hesap makinesinin gösterdiği sayıda virgülü arar gözler, son bir umut. Söylenen değerin, göz sağlığını ararken kalp sağlığını incitmeye yol açacağı endişesi basar zihni. Neyse ki beyin hala düşünebiliyor. Son bir iki söz zırvalar: “hmm güzelmiş, ama biraz tuzlu…” ( İşte benim rüzgarı bekleyen gergin yanaklarımın aynısı burada da devreye girer.). Gözlükçünün üstünlüğü mutlak. O kadar zengin ki, benim alamayacağım gözlük ve daha nicesi, öyle boş boş duruyor. Ölü yatırım arkadaş bu! Dijital gardırop uygulamasına geçilmeli! Filtreden seçerim istediğim fiyat aralığını hem. Tak takıştır bakarım VR’la hayali gözlüklerime bir hayalde. Sahi, filtre demişken, Gözlükçü yarattığı hezimeti şu sözlerle daha da sıvar: ” Şu vitrindeki modeller size çok yakışır. Fiyatlar …’dan başlayıp …’ya kadar.”. Gözlükçü! Haddini bil! İyi niyetine inanmak istiyorum. Teşekkür ederim, çok kibarsın. Pahalı gözlüklere mekanında bile ulaştırmıyorsun beni, alacağın olsun. Bari, alamasam bile, bari bir baksaydım ya. Bana niçin “hmm, güzelmiiiiş ‘De, ben pek kendime yakıştırmadım.” repliğini çok gördün! Evet, güzel ama, şekerim, bana göre değil. Fiyatından da değil, benim güzelliğime yaraşır değil sadece, şekerim. Ama işte bu da hayal Gözlükçü sayesinde.

Yine ben, cebime annemin koyduğu “param”, ucuz ve çirkin gözlükler ve de gözlükçü, baş başayız. Aslında, bütün ucuz gözlükler çirkin diyerek ırkçılığın alasını yapıyorum. Hayır, güzelleri de var elbette. Ama Gözlükçü’nün yarattığı algıya uyarak söylüyorum. Sırtımı sıvazlayıp, üzülme bak bunlar da var, dediği brokoli olsa, o brokoliyi de hor görür insan. Gözlük ırkçılığını teşvik eden Gözlükçüleri hapse yollayın, sayın Adalet.  Ve işte, sonuç ortada. Gözlükçüye gitmek sınıf mücadelesinden ve halkların kardeşliği şiarından çok da bağımsız değil. Hayatın her alanında mücadele edelim. Evet, edelim de, Gözlükçü ile annem mücadele etsin lütfen.

Annem aslında cimri değildir. Bana özene bezene seçtiğine eminim bu gözlüğü de, bir önceki gibi. Tarzından ödün vermemiş ve yine kalın dikdörtgen çerçeveli ve koyu camlı bir gözlük almıştı. Saat 7’ye kadar, hangi saatte takarsan takayım gün batımını izleme şerefine nail oluyordum. İşin daha da dramatik yanı, yeni gözlüğümü Prag’ta takmaya başlamıştım. Zaten romantik olan kenti, gün aydınlıkken hep gün batımı duygusallığında gezdim dolaştım. Akşam 7’den sonraysa, dilenciliğe gönül verseydim, iyi iş kaldırabilirdim. Fakat, Prag’ta dilenciler, akşam 5’ten sonra  Filarmoni orkestrasının binasının karşısındaki parktaki banklarda çekirdek+kola yapar.  Benim dilencilik anlayışıma ters olduğundan, aynı parkta gözlüksüz gün batımını izlemeyi tercih ettim gözlüklü geçen günlerimin akşamlarında. Biz Müslüm Baba ile büyüdük. Sonuna kadar dram sonuna kadar romantizm. Bana tüm gün, gün batımı ulan! Dürüst olmak gerekirse, size eksik anlattım. Prag dilencileri akşam 8’e kadar dilenseydi de, dilenci olamazdım ben. Ben tercih etmediğimden değil ( Avrupa’da dilencilik zor, omurgadan dik durmayı ve boyun fıtığına direnmeyi  gerektiriyor), leopar desenli gözlük çerçevemin bana Madonna havası katmasından dolayı dilencilik için uygun değildim bu gözlüklerle. Gözlüksüz dilenci ol, dediğinizi duyar gibiyim. Unutmayın, dilencilikteki esas kural, acıma duygusuna hitap etmektir.  Gözlüksüz bir hiçtim. Gözlükle de bir hiçtim bu sektörde. Başarısızlıktan kaçmak ayıp değil. Bazen başarı, başarısızlığı kabul etmekle başlar.

Leopar desenli karanlık camlı gözlüklerimle, Prag’ta nice dramatik aşk filmi çekmeyi seçtim. Hepsini hafızaya attım. Beyin bedava. Ama sınırsız değil. Aradan geçen 6 yılda, çektiğim filmlerden geriye kısa kısa videolar ya da hissi hala taze bulanık anlar kaldı. Gözlüğüm hala benimle. Hala nefret ediyorum ondan. Sevdiklerim arasından bir tercih yapmayı ben de isterdim ama bu meselede sevmediklerim arasından tercih yapmak durumundayım : 1. gözlük al ve para harca; 2. Gözlükçüye git; 3. Leopar desenli gözlüğünle sonsuz romantizm yaşa. 3. Seçenek sahiden de çok çekici. 3. seçenek olduğu için, pek bir çalımlı. İlk iki seçeneğin yarattığı çaresizlik, gerçek yüzü “çirkin gözlüğünle Matrix cosplay’i yaparcasına gezmeye devam et” olacakken kulağa bambaşka geliyor değil mi? 

Dediğim gibi, annem özene bezene seçmiş olmalı gözlüğümü. Ona inanıyorum. Aslında zevki fena da değildir. Bana aldığı kıyafetleri giyerim yıllardır. Gözlük zevki kendisine alırken de fena değildir ama bana alırken niçin bu kadar vasat? Bunu da düşündüm birkaç yıl. Üç aşamadan geçtim:
1. İnkar:
– Annem beni sever. Evet evet, sever ya (?). Yani küçükken  beni sevmediğini düşündüğüm oldu ama ergendim. Yani tabi anne bile olsa kimse bir ergeni sevmez.
– Anne bile olsa mı? Nası yani? Ergenken annem beni sevmeyecek de kim sevecek?
– Annemin beni sevmediği bir zaman olduğunu kabul mu ettim şimdi? Hayır hayır, ben yanlış anladım. Annem beni ergenken daha çok seviyordu. Nasıl! Ergenken daha çok sevdiği zaman beni sevmediğine inanmıştım. Şimdi beni daha çok sevdiğini sandığım zaman, gerçekte beni daha az mı seviyor?…

Sonu yok. İnkar çok boyutlu bir tiyatrodur. Annemin bana seçtiği gözlüğün onun sevgisini sorgulamama sebep olduğu bir yılın ardından ikinci aşamaya geçtim:
2. Kabullenme: 
– Annem beni sever. Evet evet, sever(!). Yani küçükken beni sevmediğini düşündüğüm oldu ama ergendim. O yüzden beni sevmediğini sanmam çok normal, ergendim sonuçta. Annem beni seviyor, seviyor da tanımıyor. Benim suratıma hangi gözlüğün yakışacağını kestiremiyor. Hem yakışmasını geçtim, hangi gözlükten hoşlanacağımı da bilemiyor.
– Ona gözlük al diyen de kabahat. Gözlükçü de gözlükçü. Para da para. Kızım kaldır totonu yüzleş hayatın gerçekliğiyle. Bu dünya bir gözlükçü. Gözlükçüden kaçarak yaşanmaz. Sen bir zeynasın! Salla diskini ve o güzel gözlüğü seç! Karadenizli ataların olan amazon kadınları bu halini görse iki memeni birden keserdi. Sen gariban annenin parasını çarçur etmekle kalmadın ve kendin korktuğun Gözlükçülerle anneni yüzleştirdin. Yazıklar olsun….

Yaşanılan dram hep aynı dozda gitseydi, dünyada mutluluk ve adaptasyon olmazdı. Dolayısıyla 3. faza evrildi süreç:
3. Barış: 
– Annem beni sever. Evet evet, sever. Yani küçükken beni sevmediğini düşündüğüm oldu ama ergendim. O yüzden beni sevmediğini sanmam çok normal, ergendim sonuçta. Annem beni seviyor, seviyor da tanıyor da. Benim zevklerimin ne kadar hızlı değiştiğinin farkında. Bu yüzden bana yeni kapılar açıyor, yeni zevkler sunuyor. Anam! Kınalı anam. Biliyorum, ben gözlükçülerden korkuyorum ama korkmaz, o cesurdur, ah anam. O yüzden benim böcekten korkmadığım gibi, annem de gözlükçülerden korkmaz. Dolayısıyla, bir sorun sıkıntı yok.
– OLEY.

Ve 6 yıldır leopar desenli gözlüğümleyim. Ne yeni gözlük almaya takatim var ne de onu sevmediğimi itiraf etmeye. Onu sevmiyor olmam onun kötü ve ya çirkin olduğu anlamına gelmez hem. Aşk da böyle değil mi?
* Eski sevgilimi sevmiyorum. Sevmiştim bir zamanlar..
* Romantik romantik gün batımları da izlemiştik bir zamanlar.
Sonra unuttum onu. Sevmemeye başladım. Çirkin ya da kısa olduğu için değil hem de, sadece zamanla zevkim değişti, annemin bildiği gibi. Annem bilir, çok sık değişir zevkim. Fakat sevgililik zahmetsizdi, aynı bu gözlüğü takmaya devam etmek gibi. Sevmeden taktım bu gözlüğü yıllarca. 

Sonunda bir gün takmadım ve çelimsiz ama parlak saçları olan bu yabancıya denk geldim. Çirkin gözlüğümün yapay gün batımında, bu yabancının saçları günün kızılına karışırdı ve onu gözden yitirmeyi başarabilirdim, eğer gözlüğüm gözümde olsaydı. Bir yalana inanmayı mı tercih etmeliydim,? Hayır, gözlerimi kamaştıran bu gerçekle yüzleşmenin vakti şu an.

Aylardan Temmuz. Güneş cayır cayır. İçim alev alev. Sevgilimi 1 aydır görmedim. Gözlerim şu an yabancıda. Yabancı mı? Yabancı nerede? Ortadan kaybolmuş. Hangi ara? Gözlüğün derdine yabancıdan olduk, iyi mi?!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir